5 Ekim 2013 Cumartesi

Uzun Hikaye - Mustafa Kutlu ( Bütün hikayeler trenle başlar...)

Ayşe Ünsal ve Cihat Albayrak okudu, izledi, yorumladı....



Bol güneşli evler gelir gözümün önüne, beklentide aç gözlü olmayan şükürle güne başlayan insanlar gelir. Perdeler açılır bir bir. Babalar işine, çocuklar okuluna uğurlanır. Huzura bağdaş kurar gibi doğar güneş şehre... Fırınlardan sıcak ekmek kokusu yükselir. Çay kaşıklarının şıkırtısı dolaşır kahvaltı sofralarında, o zamanlar insanlar çayı hep şekerli içiyor tabii, sonra haşlanmış yumurta, beyaz peynir, anne reçeli... Kapılar açılınca karşılaşılan komşuyla sohbet uzar. Günaydınlar büyütür o zaman mahallelerin sakinleri, yüzü bol tebessümlü. Bir de ot süpürgeler... Toz kalkmasın diye su serpilir bahçelere önce. Pencereler açılır gökyüzüne kadar. İnsanlar içtenlikle gülümser o zamanlar. Hayat geldiği gibidir, öyle güzeldir, öyle ortanca. Hani kimsenin kimseden yoktur çok daha fazlası. Okudukça içi açılıyor insanın. Uzun upuzun bir hikaye olsun istiyorum, bitmesin diye diye okuyorum. Bitmiyor son sayfadan sonra bile. Geçenlerde filmini gördüm, doyamadım ona da.


Uzun Hikaye'den bahsediyorum, Mustafa Kutlu'nun bana hikayeler iyi ki var dedirttiği kitaptan, bitmeyen hikayelerin ustasından. Bitmeyen çünkü devam ediyor etkisi, insanı insana götürüyor. Kış günü bir bardak sıcacık çay gibi. Hikayeler diyordum iyi ki var.




Bulgar göçmeni Ali'nin; gençliğinde Münire'yi kaçıran Ali'nin hikayesi anlatılan. 'Bütün hikayeler trende başlar' diyor ya kitapta, 'vagondan ev'in sayıklamasıyla açılıyor sayfa. Ali'nin oğlu Mustafa'nın dilinden, babasının hiç yüksünmeden tekrar tekrar anlattığı hikayeye yaslıyorum başımı. Masal dinler gibi; öyle ki vagondan evlerini bu tabirle hatırlıyor Mustafa.
"Ne zaman annem aklıma düşse, o vagondan evi hatırlıyorum. Sisler arasında beliren bir masal gemisi gibi."


Ve hikayeleştirmeye hayran kalıyorum, başlarken dile getirdiklerimi yaşatıyor bana yeniden...

"Küçük istasyon binasının arkasında, battal bir hatta çekilmiş, eski bir vagonda kalıyorduk. Vagondan ev. Babam erkenden işe giderdi. Ben uyandığımda yoktu yani. Annem o sırada dışarıda olurdu. Tavuklara yem veriyor tabi. Kızardım ona. Beni bekle, beni uyandır, birlikte yem verelim diye. Dışarıda yakıcı bir güneş vardı. Yazın güneş, kışın kar. Doğuda bir yerlerde olmalıydık. Annem vagon evin önüne bir bahçe kurmuştu. Vagonun çatısına çekilmiş iplere dolaşık ebruli, mavi kahkaha çiçekleri, cennet süpürgeleri, gece safaları, kadifeler, hatta teneke kutulara dikilmiş iki de karanfil vardı.Havalar serinleyince karanfilleri içeri alırdık. Vagon evin ırmağa bakan yüzüne bir pencere açılmıştı. Karanfilleri onun önüne koyardık. Sabah uyandığımda, pencereden sızan güneş gözlerimi kamaştırır; ortalığı bir karanfil kokusu kaplardı.Tavuklar için küçük bir tahta kümes, bir de fino köpeğimiz vardı.Annem tulumbadan su çeker, elimi yüzümü yıkardı. Sonra vagonun gölgesine çekilip fasulye ayıklardı. Ben oralarda oynar, kargalara taş atardım. Öğleye doğru posta katarı geçer; onun ardısıra bir marşandiz yarışmaktan yorgun düşer, annemin dizine başımı koyar ve o saatlerde uyumuş olurdum. Zihnimde kalan gökyüzü, bulutlar ve annemin berrak mavi gözleri. Akşam ezanının önü sıra babam elinde bir zembil, ekmek, sebze bana mutlaka bir kağıtlı veya kırmızı beyaz halkalı şeker ile çıkagelirdi."
Kışın sobası tüten bir evde yaşardık, zaman çocukluğumun 5. kışı. Hayal meyal hatırlıyorum; ısınmak için sobaya kendimi yapıştırdığım zamanlardı. Balkona asılmış yıkanan kazaklar ayakta dururdu içeri alındıklarında! Annem kırılır derdi, oynama! Yün kırılması! (: Birer arkadaş gibi oturan kazaklar sobanın sıcak ilgisine dayanamazlardı lakin kısa süre içinde bırakırlardı kendilerini koltuklara... Kazakların kaskatı olduğunu en son o zaman gördüm. Pazarları banyo günüydü hep. Annem kardeşimle beni sobanın yanına getirdiği bir leğende yıkardı. Maviydi rengi, unutmamışım. Beni bugünlere götürüyordu Mustafa'nın anlattıkları, zira, "Annem beni leğende yıkardı. Yaz kış demeden tulumbadan su çeker, moraran parmakları ile çamaşır çitiler; her bir yanı tertemiz, gül gibi yapardı." diyordu.





Ve aşk. İlla ki yazdırır adını her hikayede ya, Uzun Hikaye'de daha da başkaydı. Sevgiyi, aşkı, saygıyı, emeği, evliliği en doğru telaffuzda okuyor insan.

Babam onu hiçbir işinde yalnız komaz, kendi gömleğini, pantolonunu ütüler, yemek bile yapardı. Birlikte erişte keser, hatta reçel kaynatırlardı.
Annemle babamın birbirlerine duyduğu aşk, gün geçtikçe azalacağına artmış, bütün o yolculukları sürgünleri, çaresizliği birlikte göğüslemişlerdi.




Evilik ki hafifletmektir eşinin yükünü, paylaşmaktır günü, hüznü, sevinci, bir bardak çaya kadar... Bir dilim ekmeği bile bölüşebilmektir, birlikte geçirilen zamanları artırmaktır evlilik, evlilik anlamaktır. Ve yerine kimseyi koyamamaktır...


Filmde en vurucu sahnelerden biri gelir dile, Münire'nin üzerinde hala aynı palto, ayağında aynı ayakkabı. Bir akşam Ali'si görür Münire ne kadar gizlemeye çalışsa da, ucu açılan ayakkabılarını kim bilir kaçıncı kez yapıştırmaya çalıştığını.

'Ayakkabılar eskir be Ali’m, her şey eskir. 
Bak sen hâlâ sevdiğim adamsın, sen eskime.'

Öyle güzel anlatıyordu ki kitap sevginin ne olduğunu, nasıl olduğunu... Gidenin ardından onun emanetini koruyabilmeyi, evet "yerine kimseyi koyamamayı" öyle güzel anlatıyordu ki...



Anneme olan bitimsiz aşkının ömür boyu sürdüğünü, onun bıraktığı boşluğu bir başkasının asla dolduramayacağını adım gibi biliyordum. Evlilik cüzdanından çıkardığı resmini büyütmüş, duvara asmıştı. Bilhassa sabahları işe gitmek için evden çıkarken fotoğrafa birkaç kez bakmadan edemezdi. Görenler sanır ki bu bakışma onu üzer, içini gam-kasavet basardı. Hayır. Tam tersi. İçi açılır, yüzüne aydınlık vurur, bir ıslık tutturarak kapıdan çıkardı.
Annem sanki babamın içinde şarkı söylüyordu.

Ve kitaplar hayatımızın orta yerinde duran, hikayeleri içimizden geçen, hayal perdelerinin ardı kitapçılar... Çoğu insanın vardır böyle bir hayali. Derdi dünya olmayan, huzurun nerde olduğunu bilen, hayatı mütevazi bir çerçeveye asan insanların, kimine göre basit ama içinde en esaslı hikayeleri saklayan insanların vardır hep dünyasında bir kitapçısı. Tıpkı Ali ve Mustafa'nın 'Küçük Kitapçı'sı gibi... Çayınızı almalı oturmalısınız kitapta bu sayfaların başına, o kitapçının özene bezene açılışını, hazırlığını, etraftaki esnafın, kasabanın samimi sakinlerinin el vermesiyle şirin mi şirin kitap kokulu o kitapçıya gitmelisiniz gözlerinizi kapatıp...





Sonra hikayenin en özenli misafirleri; Münire'nin Ali'sinden en kıymetli mütevazi isteği: Saka kuşu ve küpe çiçeği! Yol boyu yadigarları... Ufacık şeyler hayatı anlamlı kılar, saksıdaki fesleğendir kimisine bu, kimine saka kuşu, kimine bir mendil yılların sandık kokusunu taşıyan... Eşyalar bazen daha fazladır çoğu şeyden...




Bir de tabelacı Osman var; Kara Turan'ı da bir sanatkar yapan, lokanta, kahve duvarlarına; yazıhanelere, istendiğinde alçı ev duvarlarına manzara resimleri yapan halk ressamı. Resimler ki, dikkatli gözlerin bakışında doğar anlamı. 
Turna katarları gurbetteki sevgiliye selam götürüyor. Karlı dağlar aradaki engeldir. Bacasında dumanlar yükselen beyaz badanalı kırmızı kiremitli kulübe kartpostal duyarlılığının mutluluk simgesidir. Köprü sevgilileri kavuşturur; iri gövdeli, serin gölgeli ağaçlar güvenliği temsil eder.


 Aşk içinde aşk. Münire'yi kaçıran Ali'nin oğlu da çekecektir tabi babasına. "Sen babanın oğlusun!" diyeceklerdir ve uzun bir hikaye daha doğacaktır bundan. 





Mızıkanın nağmeleri otel penceresinden sızıp kasabanın dumanı tüten kırmızı kiremitli damlarına doğru yayılmaya başladı. Nereye kadar gider bu ses, kime ulaşır?




Ve güzel hikayeler insanı bulur, sesini illa ki duyururdu. Mevsim ne olursa olsun içini hep sıcacık tutardı insanın. Uzun Hikaye gibi... O ki başka hikayelerin kapısını açarak kapatıyordu kapağını...

Önce Mustafa Kutlu'nun kalemine o mütevazi insan yüreğine, sonrasındaysa bizi bu enfes hikayenin gözlere şenlik haliyle buluşturan yapımcı ve yönetmen Osman Sınav'a, senaryoya çeviren Yiğit Güralp'e ve oyunculuklarıyla hikayeyi en güzel şekilde yansıtan değerli oyuncuları, Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Altan Erkekli, Mustafa Üstündağ, Batuhan Karacakaya, Zafer Algöz, Cihat Tamer, Mahir Günşıray, Kürşat Alnıaçık, Şener Kökkaya, Osman Alkaş, Cengiz Bozkurt, Mustafa Üstündağ, Erkan Avcı, İsmail Hakkı Ürün, Bora Koçak, Ferdi Kurtuldu, Ufuk Karaali, Ushan Çakır, Damla Sönmez, Taner Ölmez, Elif Atakan, Buğra Bahadırlı, Başak Kasacı, Taha Yahya Tan, Fatima Betül Cordal'a teşekkürlerimizle...
Ve en önemlisi bu kitapla beni tanıştıran canım kardeşime, Yunus'a... kocaman teşekkürleeeer! (:


Mustafa Kutlu Kimdir?


1947'de Erzincan'da doğdu. Erzincan Lisesi'ni (1963), Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi (1968).

Tunceli ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yaptı.Öğretmenlikten ayrılarak (1974) Dergâh Yayınları'nda idareci olarak çalışmaya başladı.

Hareket ve Dergâh dergileriyle, Türk Dili EdebiyatıAnsiklopedisi'nin yayın faaliyetlerini yürüttü.

Senaryolar yazdı. Televizyonda sohbet programları yaptı.



Mustafa Kutlu Eserleri

Hikaye




Ortadaki Adam (1970)

Gönül İşi (1974)
Yokuşa Akan Sular (1979)
Yoksulluk İçimizde (1981)
Ya Tahammül Ya Sefer (1983)
Bu Böyledir (1987)
Sır (1990)
Arkakapak Yazıları (1995)
Hüzün ve Tesadüf (1995)
Uzun Hikaye (2000)
Beyhude Ömrüm (2001)
Mavi Kuş (2002)
Tufandan Önce (2003)
Rüzgarlı Pazar (2004)
Chef (2005)
Menekşeli Mektup (2006)
Kapıları Açmak (2007)
Huzursuz Bacak (2008)
Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı (2009)
Zafer yahut Hiç (2010)
Hayat Güzeldir (2011)
Anadolu Yakası (2012)









Deneme

Şehir Mektupları (1995)
Akasya ve Mandolin (1999)
Yoksulluk Kitabı (2004)


İnceleme


Sait Faik'in Hikaye Dünyası (1968)
Sabahattin Ali (1972)

Ah Bu Gönül Şarkıları...



gitmeden dinlenir...

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...